SARO QADIR: Bağımsızlık Projesini Anlamak ve Bize Düşen Görevler

Saro Qadir / ZERnews

Geçtiğimiz ayın 17 ve 18'inde Duhok'taki Amerika Üniversitesi'nde düzenlenen Konferans ile yeni bir sürecin içine girmiş bulunmaktayız.

Söz konusu Konferansa Sayın Mesrur Barzani, Neçirvan Barzani ve yerli yabancı çok sayıda aydın ve siyasal olarak etkili katılımcı iştirak etmişti. Daha önce yeni bir sürece girmekten bahs ediyorduk ancak şimdi o yeni sürece girmiş bulunmaktayız.

Böylesine dünya çapında tanınırlığı olan akademik bir kurumda Kürdistan Bağımsızlık projesinin ele alınması çok önemliydi.

Şimdi bağımsızlık sürecinde bize düşen görevler nelerdir, önümüzdeki engeller nelerdir ve bunları nasıl aşabiliriz konularını ele almak istiyorum.

Şu açıktır ki ülkemiz Kürdistan, zalimce uygulamaya konulan uluslararası yasalarla 4 parçaya ayrıldı. Bu gerçekliği ABD'nin önceki Büyükelçisi, Fransa Dışişleri Bakanı, Dünya genelindeki düşünce kuruluşları bu zulmü kabul etmiş bulunmaktalar.

Ülkemiz zalimane kanunlarla esaret altına alınarak parçalandı, tüm dünya güçleri de bu zulmün bekçiliğini yaptı. Buna karşın 20. yüzyılın başından beri Kürdistan ulusal bağımsızlık mücadelesi veren hareketimiz detayları ile biliniyor.

Ancak 1. ve 2. Dünya Savaşı dönemlerinde de bu ulusa bir bağımsızlık fırsatı verilmedi. Süleymaniye'de (1920'li yıllarda) "Bağımsızlık bizim hakkımızdır, biz de bir ulus olarak var olmalıyız" diyerek yönetimini ilan eden Büyük Şeyh Mahmut döneminde bile bu hak tanınmadı. Şeyh Mahmut fikri ve vizyon olarak bağımsızlığa hazır mıydı? bu ayrı bir konu ancak bir lider olarak ülkesinin bağımsızlığını ilan etmişti, varlık mücadelesi vermişti.

Şeyh Mahmut dönemi sonrasında Kürtler uluslararası güçlerin koyduğu bu zalim yasaları aşıp bağımsızlık ilan etmenin zorluğunu, ülkemizi 4 parçaya ayıran ülkelerin mevcudiyetini bu temelde çıplak gerçekliği ile kavradı, realpolitik yaklaşım ön plana çıktı, gerçekçi bir siyaset izlendi.

Bu gerçekçi ve realpolitik yaklaşım Kürtlerin enternasyonal (uluslararası) yapılarla ilişkiye geçmesini sağladı. Özellikle 1991 yılına kadar Kürt partileri arasında Kominist akımlar yer aldı. Zamanın gerçekliği ile uyumlu bir gelişme olsa da Kürtler arasında ihtilafın artmasına da zemin oldu.

Sözünü ettiğim bu gerçekçi ve realpolitik yaklaşım Kürt bağımsızlık mücadelesinin ideolojinin bir parçası haline geldi.

Benim 2012 yılına kadar bağımsızlıktan yana umudum yoktu. Çünkü elde avuçta olmayan projeler, yaşamın bir parçası olmayan düşüncelere, bir kurum veya mekanizmanın içinde yer almayan söylemlere umut bağlamanın anlamı yoktu.

Zaten Kürdistan'ın başat gücü Barzani Hareketi ve Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) mücadele ettiği süreç boyunca gerçekçi ve realpolitik yaklaşım sergiliyordu. Bu da benim bir dönem bu düşüneler sahip olmamı sağlamıştı.

Meselenin arkaplanına baktığımızda görüyoruz ki geçtiğimiz yüzyılda Türkiye, Irak, İran ve Suriye devletlerinin varlığı Kürtlerin esareti üzerine vücut bulmuştu.

Arap milliyetçiliği, Kürtlere karşı çok katıydı, Yahudilere karşı faşist oldukları kadar Kürtlere karşı sert bir karşıtlık içindeydiler. Türk Kemalist ideolojisi ve İranlıların Paniranizm akımları da aynı şekilde Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkına hiç müsamaha göstermiyordu.

Evet, bu devletlerin varlığı Kürtlerin esareti üzerine vücut bulmuştu çünkü Kürdistan'ın ayağa kalktığı parçada varlık gösteren devlet için yıkılma süreci gündeme geliyor.

Geçtiğimiz yüzyılda bilgi ve iletişim imkanları kısıtlıydı. Örneğin  o dönemler böylesine teknik ve proje bazında bağımsızlık konusunun ele alındığını hiç görmedim, duymadım. Kitaplarda bu 4 ülkenin Kürtlere karşı işbirliği yaptığı yazılsa da bu bilgilere ulaşmak zordu ve yeterli değildi.

1991 yılı sonrasında bu temeldeki belgeler, arşiveler, bilgiler liderlerimizin ve halkımızın eline geçebildi.

Şimdi açıkça görülüyor ki Kürtlerin bağımsızlığı bu 4 devletin varlık veya yokluğunun anahtarıdır.

Şimdi can alıcı soru şu; Bu anahtarı biz nasıl kullanacağız?

Tabii Kürdistan kurulur kurulmaz hemen ve otomatik olarak bu 4 devlet yıkılır demiyorum ancak görülüyor ki Irak diye bir şey kalmayacak. Suriye'nin eski yapısı ile kalıp kalmayacağı, sınırları nasıl olacak, Kürtler bağlı kalacak mı ayrılacak mı, bunlara dair tartışmalar var.

Sadece Güney Kürdistan'ın bağımsızlığa yaklaşması 2 devletin varlığını tehlikeye soktu. Bu da durumun ciddiyetini oraya koyarken, işimizin kolay bir iş olmadığını gösteriyor.

Sadece bahsi geçen 4 devlet değil dünya egemen güçleri ve İslam Ülkeleri'nin de çıkarlarını doğrudan etkileyen bir durum söz konusu.

Eğer günümüz dünyası sadece askeri bir dönemden geçiyor olsaydı bağımsızlıktan bahsedebileceğimizi sanmıyorum.

Şimdi Batı Kürdistan'a (Rojava) bakalım orada tamamen olarak askeri bir durum söz konusu ve statüsü tanınmıyor. Uluslararası alanda meşruiyeti tanınmayan bir yapılanma varlık gösteriyor.

Amerika Üniversitesin'deki konferansta konuşan ABD'li Zalmay Khalilzad ve Fransız Bernard Kouchner ülkelerinin Kürdistan'ı zalimce parçalama sürecinden bahsettikten sonra Kürdistan'ın bu zülümden kurtulması için gerekli olan bir noktaya vurgu yaptı. O da şöyleydi;

Mevcut siyaseti iyi anlayan, bu milleti toparlayabilecek, millet adına kararlar verebilecek, bir lidere ihtiyaç var dedi ve Barzani'nin bu bu noktadaki önemine değindi. Direk söylemese de dolaylı olarak Sayın Mesut Barzani'nin Kürtler için bir nimet olduğuna ilişkin açıklamalar yaptı. Her ikisi de bunu vurguladı.

Biraz gerilere gidelim ve hatırlayalım. İkinci Dünya Savaşı sürecinde dünya güçlerinin İran'a girmesi ile Mahabad merkezli bir Kürdistan fırsatı ortaya çıktı, İran'daki Azeriler de bir statü sahibi oldu. Ancak bu gelişme dünya güçlerinin çıkarlarına ters olduğu için ayakta kalamadılar. Her ne kadar Peşmerge ve yönetim özveri ile çalışmış olsa da Mahabad'da kurulan Kürdistan Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanı Qazi Muhammed Kürdistan bayrağının dalgalandığı ilk binada idam edildi. Bu da tarihi, acı verici bir trajedidir.

1994 yılında Talabani liderliğindeki YNK ile Ahmet Çelebi görüştüklerinde Bağımsızlık konusu ele alınmıştı. Şimdi bağımsızlık konusunda başı çeken Barzani o zaman YNK'yi gerçekliğe davet etmiş, var olan statüyü korumaya, Kürtlerin kazanımları için bağımsızlığı dillendirmenin zamanı olmadığını söylemişti. Çünkü o dönem herhangi bir siyasetçi bağımsızlıktan bahsettiğinde İran ve Türkiye direk Güney Kürdistan sınırına damlayarak tehdit ediyordu. Buradan çıkarılması gereken ders Kürtlerin eline bir fırsat geçti mi bunun sınırlarını bilmeli, nereye kadar ilerleyebilineceğini doğru hesaplamalıdır.

Kominist Parti'den ayrıldıktan sonra yaklaşık 20 yıl KDP medyasında görev aldım. Her hangi bir yazar makalesinde bağımsızlıktan bahsettiğinde büyük sıkıntılarla karşılaşıyorduk.

Nitekim o dönem Barzani liderliğindeki KDP'nin yayın organı olan Gulan Dergisi'nde bir yazar bağımsızlıktan bahsetmişti. Yine KDP yönetiminden Muhsin Dzai ilgili makaleyi yazan yazara beyefendi bir üslup ile sıkıtılı durumu anlatarak "Şimdi zamanı değil, önce aramızdaki iç savaşı bitirelim, bağımsızlık için gerekli altyapıyı hazırlayalım" dedikten sonra "Siyasi bir yazar bahar mevsiminde şiddetli akan bir nehirde yüzebilecek kadar iyi yüzücü olabilmelidir" demişti. Yazar da "Peki ya iyi yüzme bilmiyorsa ve nehre giriyorsa ne olacak?" deyince "O zaman boğulacaktır" cevabını almıştı. Yazar "Nasıl olur!?" deyince "Hayatın kanunu budur" diye eklemişti.

Ya suya girmeyeceksin ya da yüzmeyi bilerek gireceksin. Yüzme bilmeden girersen boğulursun, bilirsen de geçersin... Bağımsızlık süreci için bu düstur büyük önem arzetmektedir.

Şimdi şöyle bir soru gündeme geldi; "Barzani risk mi alıyor? Siyasi çıkarları için Kürdistan halkını riske mi atıyor?"

Bu soruyu ortaya atanlar, PKK, PYD, Goran, YNK, Komala İslami gibi partilerdir. Tüm bu partilere sonsuz saygım var. Ancak bu sorunun mantıksız olduğunu hemen söyleyebilirim, yukarıda verdiğim örnekteden de aslında bu gerçeklik ortaya çıkıyor. Aslında Barzani ne yaptığını bilen, sonraki adımın ötesinde 3, 4, 5'inci adımı da hesaplayan bir liderdir.

Mesela bu eleştiriyi yönelten PKK'ye bakalım; Kürdistan'ın iki parçasında güç sahibi, askeri hükmü de, arkasında güçlü bir halk desteği de var. Ancak şimdi kalkıp KDP'de olduğu gibi Kürtlerin geleceği için "Bunu istiyorlar, bunu da istemiyorlar" diyemiyoruz. Halen ne isteyip istemedikleri belli değil, çizgisi net değil. Her gün başka bir talep ve proje ile gündeme geliyorlar. Aynı şey Goran Hareketi için de söz konusu. Hangimiz Goran'ın çizgisinin ne olduğunu biliyoruz? Bir bakıyorsunuz Kürt karşıtı faşist Nuri Maliki ile beraberler, diğer yandan Şii Haşdi Şabi veya İran ile görünüyorlar böylesine net olmayan, belirsiz bir çizgi hakim.

Geçmişimde Irak Kominist Partisi bünyesinde, Saddam'a karşı savaşıyordum. O zaman Sosyalist partiler PKK'yi makul Sosyalist bir parti olarak kabul etmiyordu. PKK'yi şiddet yanlısı, radikal bir örgüt olarak ele alıyorlardı, Kamboçya'daki Pol Pot Kominist Rejimi ile aynı kulvarda görüyorlardı. Pol Pot egemen olduğunda 3 milyon nüfusun 1 buçuk milyonunu idam etti; "Bizimle aynı görüşü taşıyanlar yaşar, diğerleri yaşamamalı" dedi. Batı Kürdistan'da (Rojava) PKK'nin yapılanması PYD güç sahibi olur olmaz, kendi ideolojisi dışındakilere benzer şekilde bir yaklaşım göstermeye başladı.

Bunu söylediğimizde "Hayır efendim öyle bir şey yok, kim demiş!?" şeklinde tepki verenler oluyor. Hayır efendim bu ideolojinin tarihi örneklerinden de görülüyor ki böyle bir şey oldu, oluyor ve mantalite değişmedikçe de olacaktır... Bu gerçekliğin kaynağı Stalin'dir. Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nde iktidara gelen Stalin'in Sovyetler'de ve Kominist ülkelerde gerçekleştirdiği insan kıyımları her iki dünya savaşındakinden çok daha fazladır.

Bir diğer nokta da liderlerin kişilik meselesidir. Bu sorun sadece ülkemizde değil farklı ülkelerde de ortaya çıkmıştır.

Örneğin Goran lideri Noşirvan Mustafa yıllar yılı Talabani liderliğindeki YNK'de ikinci liderdi, bu tecrübe nihayetinde Goran Hareketi'ni kurdu. Kendisini tanıyanlar bilir, hep radikal, hep öldürmeye meyilli ve sert bir mizacı vardı. Yapıcı değildi. Şimdi ne yaptı? Partisini bu sıkıntılı döneminde yüz üstü bırakıp Londra'ya yerleşti. Hiç kimse bunu sorgulamıyor bile.

Bir de Öcalan'a bakalım, gerçi Türkçe bilmeyenler ne dediğini anlamıyor ancak İmralı notları ve videolarına baktığımızda hiç bir siyasi lider böyle şeyler konuşmaz, siyasi kişiliklere yakışmayan konuşmaları var. Böyle olması hoşuma gitmiyor, keşke böyle olmasaydı ancak ne acıdır ki böyle bir gerçeklik var ki; normal (sağlıklı) bir insan değil.

YNK'ye baktığımızda üst düzey liderlerde böylesi kişilik sorunları olmasa da ikinci ve üçüncü dereceden yöneticilere baktığımızda zaman zaman bu sorun görülüyor.

Barzani Hareketinin ve KDP'nin en önemli farkı, özelliği burada ortaya çıkıyor. Böyle kişilik sorunları parti yönetiminde baş göstermiyor. Mesela diğer partilerden KDP'li Peşmergeleri topluca katleden, arkadan vuran, kitlesini imha edenler var. Ancak hiç bir zaman bu geçmişi gündeme getirip mafyavari bir şekilde tehditler yağdırmıyor, radikal açıklamalar yapmıyor, bunu kitlesinin gündemi haline getirerek kışkırtıcılık yapmıyor. Çünkü davamız kişilerin veya partilerin davası değildir, bir halkın kurutuluşu davasıdır.

Bu yaklaşım Goran ve PKK'nin bir de YNK'nin bir bölümündeki tutumdan farklıdır.

Demem o ki Barzani kişiliği ve duruşu ile Kürtlerin çıkarlarını güçlü bir şekilde savunan, bunu yaparken bize zulmedenlerin de haksızlığa uğramamasını isteyen bir şahsiyettir.

1991 yılında başlayan ve bugüne geldiğimiz noktada Barzani'ye büyük bir ihtiyaç var.

1991 yılı sonrasında dünyanın egemen güçleri yeni bir süreç başlattı. Var olan devletlerin yapısını koruyarak, söz konusu ülkelerde insani hakları geliştirme, ağır sorunlar varsa devlet yapısını koruyarak müdahale etmeye giriştiler. Bu gelişme sonrasında Irak ile Kürdistan arasında bir güvenlik hattı çekerek insani yardımlarda bulundular, Balkanlar ve Afrika'da da insani müdahelelerde bulunuldu.

Bu yeni dünya sistemi de başarıya ulaşamadı. Çünkü teknoloji geliştikçe iletişim araçları insanlar arasında yayılım gösterdi. Bu da insanlığı yeni bir dönüşüme sevk etti. Yani var olan ülkelerdeki vatandaşlık bağı temelindeki aidiyet projesi çöktü. Birlikte yaşam, farklılıkların birbirine tahammülü yani Ortadoğu için Avrupa modeli ulus devletler projesi tutmadı.

Ne oldu? Radikal İslamcı örgütler baş gösterdi. Afgan mücahitleri olarak ortaya çıktılar, bundan El Kaide ortaya çıktı, El Kaide'den Ensar'ul İslam, ondan da Camaat-i Devlet'ül Irak-i ve karşımıza IŞİD ortaya çıktı.

Şimdi bütün dünya "IŞİD'i yok edelim" diyor. Ancak mesele IŞİD'i yok etmekle hallolmuyor. Şimdi IŞİD bitince sorunlar ortadan kalkıyor mu?

Mesela İran Devleti neden var olmaya devam etsin? Radikal siyasetin kaynağı, güçlü bir sermayesi var, radikal mezhepçi bir ideolojisi var, bütün sermayesini bu  temeldeki bir devrim için harcıyor, yüzyıllık yapının varolmasını istiyor, bu ülkelerde Şii rejimin hakim olmasını sağlamaya çalışıyor, çevresindeki Sünni'lere zulmetmeyi kafasına koymuştur. Bu zihniyetini Asya'dan Afrikaya yaymak böylece Avrupa'ya da tehdit oluşturmak istiyor. Şimdi IŞİD gitsin de bu yapı niye kalsın?

Türkiye de aynı şekilde... Türkiye NATO üyesidir, geçtiğimiz yüzyılda çok da destek aldı. NATO ve Amerika'nın nazik evladıydı, şimdi gelinen durum ortada. Afganistan'daki radikal şiddet yanlısı düşünce sistemini Suudi Üniversitelerinde görüyoruz, Türkiye üniversitelerinde de görüyoruz. Türkiye radikallerinin sakalı yok, diğerlerinin var. Tek fark bu. Modern şık giyiniyorlar... Rusya büyükelçisini vuran radikal Türk polisinin şıklığını görünce giyimine imrenmiştim.

Irak'ın durumu malum. IŞİD, BAAS rejimi ve çevredeki Bedevi kültürün eseridir. Suriye'yi de görüyoruz zaten.

Şimdi bu devletlere karşı olan ülkeler de söz ettiğim insani ve gerekli temelde olaylara bakarak karşı durmuyorlar, kendi çıkarlarına göre yaklaşım sergiliyorlar.

Başta bahsettiğim Duhok Amerikan Üniversitesi'ndeki konferans konuşmalarını edinin ve hepsini dinleyin. Bu geleceğimiz için yeni bir vizyonun başlangıcıdır. 1970'lerde Mesut Barzani ile İdris Barzani Bağdat ile görüşerek otonomi sürecini başlatmışlardı, bu defa da Duhok Amerikan Üniversitesi'nde çocukları Mesrur Barzani ile Neçirvan Barzani bağımsızlık sürecini başlattı.

Söz konusu konferansta Zalmay Khalilzad ve Bernard Kouchner şu önemli noktalara vurgu yaptı:
  1. Birlik olun.
  1. Cesur olun. Kendiniz için mücadele edin. Bizim koyduğumuz bu kanunlar çok zalimcedir, bekçiliğini de bizim ülkelerimiz yapıyor ancak ulusal hareketlere fırsatlar verilebiliyor. Açıklar var, Kürdistan bağımsızlığı için bu açıklardan yararlanın. Devletinizi farz kılın, güçlü bir Peşmerge ordusu kurun. Radikal olmayın, yapıcı bir siyaset izleyerek ülkelerin çıkarları ile bir ahenk içinde olun.
  1. Barzani'nin kıymetini bilin. Bu kadar çok devleti ikna etmiş bulunmakta.
Eğer KDP de PKK gibi sert olsaydı, Goran gibi radikal olsaydı, elde avuçtakilerle oyalansaydı bu millet böylesine uluslarası arenada meşruiyeti olan bir sürece girmezdi. Nitekim Sayın Mesut Barzani'nin de şöyle bir sözü var "Biz dünya barışı için mücadele ediyoruz, ancak bu barış adilane bir barış olmalıdır". Temel sloganımız bu olmalıdır.

Bizim çıkarlarımızın olduğu, bugüne kadar bize zulmedenlerin bile çıkarlarına uygun olan bir barış ve süreçten yana olmalıyız. Bu düşünce Kürdistan özgürlük mücadelesinin fedai ruhuna tersti, ancak olması gereken de budur.

Bahsettiğim konferansta Başbakan Neçirvan Barzani'ye "Sünni ve Şii dengesinin neresindesiniz, hangi cephede duruyorsunuz?" diye sorulduğunuda "Biz bu cephelerin hiç birinde yer almıyoruz, kendi çıkarlarımızın cephesindeyiz" dedi. Nêçîrvan Barzanî burada ülkesinin çıkarlarının önemine gerekli vurguyu yaptı.

Saddam'ın BAAS Rejimi 2002'de tamamen yıkıldıktan sonra Sayın Mesut Barzani ve Celal Talabani Irak'ın insani ve federal bir sisteme kavuşmasına katkıda bulundu, yasal sürecin sağlıklı ilerlemesini sağladılar. Fakat geldiğimiz bu noktada Kürdistan'ın Irak'tan ayrılmasına karar kılındı. Çünkü şartlar elverişlidir. Barzani'nin bu süreçteki varlığı bizim için büyük bir şanstır. Bahsettiğim gibi bunca radikal, yapıcı olmayan Kürt güçlerinin arasında Barzani gibi yapıcı rol oynayan, Kürtlerin bağımsızlık ve ulusal varlığını dünyaya kabul ettiren bir liderin Kürtler tarafından desteklenmesi şarttır.

Kürdistan'ın mevcut durumuna baktığımızda bağımsızlığa hazır olduğunu görebiliriz. Bakınız şu an şiddetli bir savaş söz konusu, Irak Kürdistan bütçesini tamamen kesti, büyük mülteci akını oldu. Ancak bu şartlarda Kürdistan bütün kurum ve yapıları ile dimdik ayakta. Bunun için de aslında Kürdistan hükümetine teşekkür etmek lazım. Herkes Peşmerge güçlerinin tüm dünyayı koruduğunu söylüyor, sürekli gerçekçi övgüler yağdırıyorlar. İşte bu Peşmerge'nin mühendisi Mesut Barzani'dir. Hatırlayın; 2014'te durum neydi, şimdi nasıl! Bu milletimiz için büyük tarihi bir fırsattır. Şu da çok önemli bir noktadır ki Barzani, bu satrançta tecrübesiyle tehlike ve riskleri önceden sezerek yanlış adım atmamızın, tuzaklara düşmemizin önüne geçiyor.
Yazar: Saro Qadir / ZERnews
Tercüme: Bedel Boseli